1970’lerde sanatsal ifadenin etkili bir aracı olduğu keşfedilir performansın. Aynı tarihlerde satılmayan ve satın alınamayan düşünceye dayanan sanatın üretim karşısındaki üstün konumu tartışılmaktadır. Performans, düşüncenin edime dökülmüş halidir bu dönemde. Dünyanın sanat merkezi olarak anılan kentlerinde birbiri ardından performans merkezleri açılmakta, müzeler festivallere sponsor olmakta, güzel sanatlar eğitimi veren kurumlar, bir ifade aracı olarak performans geleneğinin ansızın ortaya çıkmadığını ortaya koyan performans sanatı derslerini programlarına almaktadır.
Gerçekte performans sanatı, sanatın üzerine kurulu olduğu biçimsel ve kavramsal pek çok düşünceyi yaşam alanına taşımasıyla asıl işlevini yerine getirmiştir. Canlı performans, geleneksel sanatın üzerinde uzlaşılmış ilkelerine karşı bir silah gibi kullanışmış olmasıyla Fütürist sanatçılardan günümüze, sanatın muhalif yönüne vurgu yapar ve gündelik yaşamdaki sanat deneyimini değerlendirmenin farklı yollarını ve olanaklarını sunar.
Doğrudan izleyiciye ulaşma amacı güden performans, çoğunlukla değerlerini, kendi sanat anlayışını ve bunun içinde bulunduğu kültürle ilişkisini yeniden gözden geçirmeye davet ettiği izleyici sarsma amacı taşır. Birkaç dakikadan birkaç saate, kalabalık teatral gösteriden tek kişilik edime, bir kerelik gösteriden yinelenen gösterilere, doğaçlamadan aylar boyu süren provalı hazırlıklara uzanan çeşitlilikteki performansın hemen her gösteride ortak olan noktası, açık ya da örtük bir biçimde politik oluşudur.
"28 Eylül 2005, Museum’s Quarter (MQ), Viyana"
Melih Görgün’ün 28 Eylül 2005 tarihinde Viyana Museum Quarter’da gerçekleştirdiği “Şahane Performans”, performansın temel karakteristiklerini yeniden anımsamamıza neden olan ilginç bir edim. Video ve ses yerleştirmesinin eşlik ettiği üç kişilik performansın aktörleri Melih Görgün, Suna Suner ve Gue Schmidt. Melih Görgün’ün artistik kariyeri ile derin bağları olan performansın en çarpıcı yönü, Paris’te yaşayan yabancıların eylemi başlamadan önce gerçekleştirilmesi ve öngörüsel oluşu.
“Yargının Önoyunları” altbaşlığı taşıyan “Şahane Performans”, afiş ve davetiyeden başlayarak performansa dair ipuçlarıyla izleyiciyi hazırlar nitelikte. Afiş ve davetiyede yer alan logo, bir yandan mekanın dairesel oluşuna gönderme yaparken, diğer yandan, dairenin içinden çıkan diagonal ile alışılmış çevrimden çıkılacağını da imliyor. Gerçtekten de izleyici, performans sırasında alıştığı pek çok şeyi sorgulayacağını mekana girdiğinde sezmeye başlıyor. Dairesel planlı olan mekanda yer alan sandalyeler, genel iletişim sorununa gönderme yapan bir düzen içinde yerleştirilerek, izleyicilerin tek bir sahneye yönlendirildiği genel yerleştirimden ayrılmış ve birbirleriyle yüz yüze bakacak bir konuma getirilmiş.
Mekanda yer alan ekrandan geçen video görüntüleri ve duyulan sesler, performansın önem taşıyan bileşenleri. Söz konusu görüntüler Viyana’nın gündelik yaşam akışı içinde ayrımsanmayan ya da kanıksanan kimi ırkçı göstergeler: yabancıların ülkeyi terk etmesi gerektiğine ilişkin sloganlar, gamalı haçlar, her türlü “öteki”nin ifade aracı olan grafitinin içerik değiştirmiş ve yabancıları “öteki” konumuna indirgemiş örnekleri... Videoda “öteki”ni en ağır biçimde imleyen “Gavur” ifadesi ortaya çıktığı an performansın saygı duruşunu andırır biçimde bir dakika durması...
Melih Görgün’ün performanstaki temel edimi, izleyicilerin arasında hiç konuşmaksızın dolaşarak toplam üç mektup dağıtmak... Bu mektupları, her biri mikrop saçıyormuşçasına beyaz, steril bir eldiven giyerek ve izleyicinin yüzüne hiç bakmayarak dağıtan Görgün’ün mektupları gerçekte kaynağı belli birer belge. Bu belgeler, ülkede varolan ırkçı davranışlara karşı bilinç geliştirmek, olayları belgelemek ve güncel yaşam içindeki ırkçılığın izini sürmek gibi amaçları olan “Irkçılığa Karşı Sivil İnisiyatif”ten alınmış. Yıllık raporları çok etkili olan inisiyatif, kendisine gelen tüm elektronik postaları toplamasının yanı sıra, gelen telefon kayıtlarını da belgeliyor. Bu telefonlardan biri seksen yaşın üzerinde Avusturyalı bir kadına ait. Kadın yıllardır hiç usanmadan inisiyatife telefon ederek yabancılara olan nefretini dile getirip onların sınır dışı edilmelerinin gerektiğini vurguluyor. Bu kayıtlar inisiyatiften alınarak performansa dahil edilmiş. Bu kayıtlardan rahatsızlık duyan iki izleyicinin yerlerinden kalkarak performans mekanını terk etmeleri, performansın amacına ulaştığının en önemli göstergesi.
Gue Schmidt anti-ırkçı metinleri okurken görünmez; o, sağduyunun sesi olarak varolur mekanda. Suna Suner ise, bir “öteki” olarak bir başka dilde çığlık çığlığa sorunlarını dile getirmeye çabalar; ancak, konuşulan “dil” başkadır; “Nasıl buluyorsunuz?” sorusu da bu “dil farklılığı” nedeniyle anlaşılmaz. Kadın, hem konuşmak istemektedir, hem de söyleyecek ne kaldı ki der gibi umarsız bir mimikle bakar ve salonu terk eder.
"Temel Karşıtlıklar"
Bir bütün olarak Melih Görgün performansının etkililiğini sağlayan bir yandan günlük yaşam içine sızmış olan ve kanıksandığı için olağanlaşan bir politik olgu iken; diğer yandan çok temel (ve simgesel) karşıtlıklarla sağlanan gerilim. Etkinliğin mekanı, ilk karşıtlığı oluşturan öğe: Dairesel mekan, mükemmel us simgesi küreyi ve usçu Batı düşüncesinin çağrıştırırken, etkinliğin afiş, flyer ve davetiyesinde yer alan logonun daireyi bozan tasarımı bu düşünceyi sorgulayacak olan alt-temaya gönderiyor.
Basılı materyalden sandalyelerin ve Melih Görgün’ün giysi ve eldivenlerine uzanan bütünsel tasarımda kullanılan renkler ikinci karşıtlığı oluşturuyor: Siyah ve beyaz. Saflığı simgeleyen beyaz ve kötülüğü simgeleyen siyah. Çoğunluğu oluşturan izleyicilerin sandalyeleri beyazken, Melih Görgün’ün oturduğu sandalye, tıpkı giysileri gibi siyah. Mekan beyazken, performans sırasında ışıkların karartılması sonucu atmosfer siyaha dönüşüyor. Bu noktada dengelerin alt üst edilişine tanık olunuyor: Usçu Batı’nın ırkçılığı da barındıran ve bunu aklileştirip meşrulaştıran ve dolayısıyla “kararan” rengi beyaz iken, onu sorgulayan Batı-dışı, yani “öteki”, siyah. Irkçılığı sorgulayan sanatçı mekanda azınlık konumunda ve düşüncelerini dillendirirken, ırkçı çıkışları görmezlikten gelme tavrıyla suç ortağı konumuna ulaşan çoğunluk dilsiz kalıyor. Öylesine dilsiz ki, performansın bitişinin ayrımsamayıp uzun süre sessizliğini bozamayan...
2005’in son aylarında Paris’te meydana gelen ırkçı olayların hemen öncesinde gerçekleşen performansı, 2006’nın ilk aylarında dünyada patlak veren ve empatiyi, “öteki”ni anlayabilmeyi, toleransı, başka düşünce ve inançlara saygıyı gündeme getiren karikatür olayı nedeniyle, özünde politik olan performans sanatının önemli bir örneği olarak yeniden gündeme getirmemize neden oldu. Ancak, bu satırların yazarı, sanatçı vizyonu ve duyarlılığını politik elitten beklemenin çok mu çocukça bir tavır olduğunu hala bilemiyor.